Biz Yurttaşlar olarak; cesaretini ve mücadele azmini kaybetmiş muhalif seçmene yurdumuzun dört bir yanında alev alev yanan direniş hikâyelerini duyurmayı amaçlıyoruz. Vazgeçenleri yeniden harekete geçirmek, mücadele edenlere de yalnız olmadıklarını hissettirmek istiyoruz.

Örgütlü muhalefet kültürümüzde bugünkü direniş öykülerinin en dikkat çekenlerinden biri hiç şüphesiz Boğaziçi Direnişi. Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinin başlattığı tarihi direnişin dinamiklerini, tarihsel sürecini, kırılma anlarını ve dayanaklarını Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuna Tuğcu ile konuştuk.

Nur Betül Aras: 1 Ocak 2021’de Melih Bulu’nun Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanmasının ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde üniversitenin bugüne kadarki geleneğini yıkan ve üniversite hocalarının inisiyatifini by-pass eden bu atamaya razı olmadınız ve itiraz ettiniz. O gün başlayan direniş bugün 1000 günü geçti. Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri halen üniversitelerinin seçilmiş değil, atanmış rektör tarafından yönetilmesi kararını protesto ediyor. Süreç nasıl başladı, nasıl gelişti anlatabilir misiniz? Neden diğer üniversitelerde bu atama usulü kabul görmüşken, sizler #KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz dediniz?

Tuna Tuğcu: Boğaziçi Üniversitesi’nde rektörler, tüm Türkiye’de nasıl atanıyorsa öyle atanıyordu yani Cumhurbaşkanının imzasıyla. Önceden YÖK rektörleri belirlerdi.  1992 yılında rektör ataması zamanı geldiğinde, o zaman ben daha öğrenciydim, dönemin cumhurbaşkanı da Süleyman Demirel. Boğaziçi hocaları “Bu iş böyle olmaz, dünyada da böyle yapılmaz. Üniversite rektörlerini YÖK atadığı müddetçe üniversitenin bir kültürü olmaz, düzeni olmaz. Doğru olan, rektörün üniversitede görev yapan akademisyenler tarafından belirlenmesidir.” diyerek bir korsan seçim yapıyorlar. Korsan dememizin sebebi, yasada bunun bir yeri yok. Bu şekilde akademisyenler önce kendi aralarında resmi olmayan bir seçim yaparak rektörü belirliyorlar ve bu seçimde Üstün Ergüder seçiliyor. 

Daha sonra bir akil insanlar heyeti oluşturup içine seçilmiş kişi olarak Üstün Hocayı da dâhil ederek Ankara’ya, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile görüşmeye gidiyorlar. Bu heyet Süleyman Demirel’e “Bakın, dünyanın hiçbir yerinde üniversiteyi dışarıda bırakarak rektör belirlenmez” diyerek, rektörün üniversite hocaları tarafından seçilmesi talebini iletiyorlar. O dönem 2547 sayılı kanunla tam Türk işi, yarı üniversite hocalarının talebi, yarı hali hazırdaki kanunun ortası bulunularak bir karara varılıyor. 

Üniversitede bir seçim yapılır, seçim sonucu ortaya çıkan ilk altı kişi YÖK’e iletir, YÖK bu altı kişiden üçünü seçer, yani YÖK’ün seçtiği son üç kişi de olabilir. Seçtiği bu üç kişiyi cumhurbaşkanlığına iletir ve cumhurbaşkanı da o üç kişiden birini seçer. Dolayısıyla bizim önerdiğimiz şekilde de değil, YÖK’ün belirlemesine göre de değil, yeni bir formülle rektör seçilmesine karar verilir. Bu kararın ardından İhsan Doğramacı, “Siz benim rektör belirleme hakkımı elimden aldınız” diyerek görevinden istifa eder. 

Tüm Türkiye’de bu kanun uygulanmaya başlanır ancak Boğaziçi Üniversitesi’nde şöyle bir ilkemiz vardı bizim. Evet, seçime isteyen girer, bunların arasında bir oylama yapılır ama her kim birinci olamadıysa o seçimde, çekilir. YÖK’e altı isim bildirmek gerekiyordu, dolayısıyla seçimden birkaç saat önce emekliliğine beş-altı ay kalan akademisyenler rica edilir, aday olmaları sağlanır, ancak YÖK de dâhil herkes bilir, 3,4,5,6 numaralı adaylar aslında gerçek aday değildir. Birinci dışındaki herkes, ikinci olarak seçilen kişi de, ne kadar oy almış olursa olsun, YÖK mülakata çağırdığında “ben vazgeçtim, aday değilim” der ve böylelikle biz, Boğaziçi Üniversitesi’nde YÖK’ü de, cumhurbaşkanını da by-pass ederek kendi rektörümüzü seçmiş olurduk. 

Bu yazılmamış bir kuraldır. 

NBA: Boğaziçi zekâsı. 

TT: Aslında Boğaziçi zekâsı değil, Boğaziçi kültürü. Bunu yapabilmeniz için ikincinin bunu kabul etmesi gerekiyor. Bütün rektör adayları da bilirdi ki, eğer ikinci olduğu halde rektör olarak atanırsa bu üniversitede benimsenmez, saygı görmez, kimse o duruma düşmek istemezdi bir Boğaziçi Hocası olarak. Normal Boğaziçi akademisyeni olarak emekli olmak, ikinci sıradan atanmış rektör olarak emekli olmaktan bin kat iyidir. Bu uygulamanın bir istisnası oldu; Gülay Barbarosoğlu’nun 2015 yılındaki seçiminde, karşısında aday olarak Vedat Akgiray vardı. Bizde şöyle bir gelenek de vardır. Adaylar, seçimden önce Albert Long Hall’da (saatli bina) tüm akademisyenlere kendilerinin neler yapmak istediklerini anlatırlar. İki adaya da akademisyenler sorular sorar, yanıtlarını alırlar ve akademisyenler de buna göre karar verir kime oy vereceğine.

O seçimde Vedat Akgiray’a da Gülay Barbarosoğlu’na da soruldu, “İkinci olursanız, çekileceksiniz, değil mi?” diye. Gülay Barbarosoğlu “Sormanıza bile gerek yok, tabii ki öyle olacak” dedi ancak Vedat Akgiray “Duruma bağlı, farka bağlı.” dedi ve salonda uğultular oldu, itirazlar oldu ve o seçimde Gülay Barbarosoğlu %90 oy aldı. Bu oy oranında Vedat Akgiray’ın cevabı etkiliydi. Gülay Barbarosoğlu atanmadı zaten, seçimden 3 gün sonra 15 Temmuz oldu. O dönemde 15 üniversitede birden seçim olmuştu, YÖK’ün çağrısı üzerine yapılır çünkü bu seçimler, cumhurbaşkanı 14 üniversitenin rektörünü atıyor ancak bizim dosyamızı “Boğaziçi bir dursun” diyerek ayırıyor.  O arada 15 Temmuz etkisiyle çok fazla KHK açıklandı ve rektör atama kanunu da değişti. Rektör adaylığına kurum dışı dâhil herkes başvurabilir ve rektörü cumhurbaşkanı atar şeklinde bir değişiklik yapıldı. Ancak bizim atama sürecimiz bu KHK’nın öncesinde başladığı için KHK’ya göre değil, önceki kanuna göre atama yapılması gerekiyordu ve yasada yeri olmayan bir şekilde ötelenmişti. Cumhurbaşkanı tarafından Mehmed Özkan atandı ancak Mehmed Özkan’ın atanması ne eski yasaya uyar, ne yeni KHK’ya çünkü atamadan önce ilana çıkılmamıştı. Yine Boğaziçi Üniversitesine özel bir ara formül uygulanmış oldu. 

NBA: Mehmed Özkan Boğaziçi hocası mıydı? 

TT: Evet. 

NBA: O yüzden mi itiraz edilmedi? 

TT: Yok, itiraz edenler oldu ancak olağanüstü bir dönemde, KHK dönemindeydik, bu yüzden kabul edildi. Mehmed’in atanma şekli bizim prensiplerimize uygun olmasa da çalışma biçimi olarak Boğaziçi prensipleri dâhilinde hareket etti. Mehmed Özkan birinci dönemini bitirdi, ikinci kez seçilebilirdi ve başvurular açıldı.  Başvuranları bizim bilme şansımız yok. 1 Ocak 2021 gecesi resmi gazetede Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak Melih Bulu’nun atandığına dair bir yazı geldi. Hepimiz şok olduk. Kimdir bu Melih Bulu, Boğaziçi’nde akademisyen bile değil. Akademisyen olarak da bilinen biri değil. O gece sanırım en çok yapılan arama, “Melih Bulu kimdir?” olmuştu. 

Melih Bulu atanınca bütün akademisyenler tüm hafta sonu sürekli birbirimizle konuştuk, Zoom toplantıları yaptık. Hazırlıklı olmamız lazımdı ama hazırlıksız yakalandık, yine Mehmed atanacak zannediyorduk. Çok öneri tartışıldı. Topluca tüm hocalar istifa mı etsek tartışıldı, onun aksi yönde bir etkisi olacağı konuşuldu. Bir türlü ne yapacağımıza karar verememiştik. Yanlış hatırlamıyorsam, pazartesi günü çok şey konuşmuş ama hâlâ bir karar verememişken, bir hocamız, “Valla hiçbir şey yapamıyorsak, ben kendim gidicem, öğlen rektörlüğün önünde yarım saat cübbem sırtımda, rektörlüğe sırtımı dönerek durucam, sonra da iki dakika alkışlayacağım.” dedi. 

NBA: Akademisyenin adını hatırlıyor musunuz? 

TT: Emekli olan kadın akademisyenlerden biriydi. İşin doğrusunu söylemek gerekirse bir mühendis olarak ben bunu çok sembolik buldum ve efektif olarak sonuç alınamayacağını düşündüm ancak bu eylem başladı. Başta yarım saatti, sonra 15 dakikaya indirildi. Her mesai günü yapılır bu eylem, bir kişi kaldığımız da oldu ama hiç aksatılmadı. 

Bu arada, sürecin çok öğretici olduğunu da söyleyebilirim. Mühendisler için de sosyal bilimciler için de. Sosyal bilimciler, “Direniş şöyle olur” diyor, “Komisyonlar kuralım” diyor, biz mühendisler de böyle çözemeyeceğimizi düşünüyoruz ancak kimse ne yapacağını bilemiyor. Örneğin bir konuşma içerisinde önce bir fikri savunurken, sonunda tam tersi fikri savunurken buluyoruz kendimizi. ODTÜ’nün eski akademisyenleri ile konuşup 1970’li yıllarda yaşananlardan edindikleri tecrübelerini öğrendik ve tavsiyelerini aldık. Ama onları da aynen uygulamadık çünkü onlarda çok sert fiziki saldırılar vardı. 

NBA: Öğrencilerden de çok büyük destek aldınız. Öğrenciler Melih Bulu’ya şu soruyu sordu “Hocam hiç utanmanız yok mu?”. Başka birisi dedi ki, “Sizi burada isteyen tek kişi Recep Tayyip Erdoğan”. 

TT: Melih Bulu, başta yardımcı bulmakta da çok zorlandı. Kimse yardımcısı olmak istemiyor. Haliyle çalışamaz durumda. Sonradan Naci İnci yardımcısı oldu. Söylentilere göre, Melih Bulu’ya öncelikle aşağı inerek öğrencilerle konuşup, öğrencilerle arayı iyi tutmasını tavsiye eden, Naci İnci. Onun üzerine aşağı iniyor. Öğrencilerle iletişim kurmaya çalışırken biri “Melih Bey, bir şey sorabilir miyim?” diyor, “Sorun” deyince de, “Hiç mi utanmanız yok?” diye çok ters köşe bir soru soruyor. 

Öğrencilerimizin efsanevi direnişi oldu. Belli bir grup olarak değil de tüm öğrenci profilini kapsayan şekilde ve çok büyük bir grup, şiddete yönelmeden ve oldukça uzun süre direniş gösterdiler. Ancak Rektörlüğün müdahale etmeleri için üniversiteye davet ettiği çevik kuvvet çok sert müdahale etti. Ardından Rektörlüğün şikâyetiyle pek çok öğrenci hakkında gözaltı, tutuklama ve yurt dışına çıkış yasağı kararları verildi. Birçok öğrencinin lisansüstü eğitim hakkı bu nedenle yandı. Ayrıca Rektörlük üniversite içinde 500’den fazla disiplin soruşturması açtı. Sınav döneminde kampüse giriş yasağı bile uyguladılar. Hala ara ara öğrenci protestoları gerçekleşiyor ama özel güvenlik disiplin soruşturması açılması için anında kamera görüntüsü almaya başlıyor. En basit ve disiplin soruşturmasına konu olmayacak sözde bile kamera görüntüsü alınıyor. 

NBA: Öğrencilerin büyük bir kısmının akademisyenlerin yanında yer alması çok kıymetliydi. 

TT: Akademisyenlerin yanında yer almak değil bu olay, hocalarla Melih Bulu ya da Naci İnci savaşı değildir olay. Bu, Boğaziçililer, Boğaziçi’ne sahip çıktı mücadelesidir. 

NBA: Peki, bu süreçte rektörlüğe sırtını dönerek ayakta durmak haricinde nesnel sonuç alınacak başka bir eylem bulunamadı ve o eylem sabitleşti. Bir de bu eylemin haricinde birçok hoca davalarla mücadele etmek zorunda kaldı. Görevden almalar, engellemeler sebebiyle. 

TT: Asıl mücadele orada veriliyor zaten. Direniş bu mücadelenin sembolik yanıdır. Bakın size bir şey söyleyeyim, orada duran hocaların çoğu birbiriyle terstir. Boğaziçi’nde birbiriyle ters olmayan hoca bulamazsınız, doğru olanı budur. Rektörlük sürekli şunu iddia ediyor; bunlar bir grup ellerinden imtiyazları alınmış kişiler, onun için direniyorlar. Biz, bir arada hareket eden, bir merkezden yönetilen, ya da her konuda hemfikir olan insanlar değiliz. Bugün hâlâ birçok şeyi tartışıyoruz. 

Biz genel olarak yönetişim dediğimiz sistemi korumaya çalışıyoruz. Üniversite yönetirken, rektör tarafından karar alınıp, ben yaptım oldu yöntemini kabul etmiyoruz. Yönetişim dediğimiz sistemde aşağıdan yukarıya doğru karar alınır, alınan karar akıl süzgecinden geçirilerek yukarıya iletilir, sonra rektör bu ortak kararı uygular. Üniversite bir konuda hemfikir olduktan sonra o karara da herkes uyar. 

NBA: Yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya bir yönetim modelini tercih ediyorsunuz. 

TT: Evet. Bu her zaman böyleydi, dün de böyleydi, bugün de böyle. Bu direnişin özel olarak bir lideri yoktur. Zaten devam etmesini sağlayan da bu. 

NBA: Peki, direnişin lideri olmamalı mı? 

TT: Bir hiyerarşi olabilir, özellikle kalabalık olduğunuz zaman, örneğin haberi kim duyuracak konusu bile söz konusu olabiliyor. Grup içerisinde farklı pozisyonlarda sorumluluk dağılımı olabilir ama siz, bir kişinin liderliğine yöneldiğinizde, var olan devlet yapısına paralel bir yapı inşa etmiş oluyorsunuz ki bu zaten bizim karşı çıktığımız şey. Bizim “Özerk ve özgür üniversite” derken kast ettiğimiz şey şudur; Üniversite özgür düşünceye inanır. Bu ne demek, siz farklı bir şey düşüneceksiniz, ben farklı bir şey düşüneceğim, birbirimizi dinleyeceğiz, anlamaya çalışacağız ve şu masaya otururken karşı tarafla ilgili ön yargılarımız varsa bunlar belki değişecek. Sizin neyi, neden düşündüğünüzü anlamış, sizi tanımış olarak kalkacağım bu masadan. Varsa aykırı düşüncelerimiz, bunlar da hafifçe yontulmaya başlar. Farklı kültürlerden gelebiliriz ama bir arada yaşayabiliriz. Elbette bu tek tip bir yaşam değil, kimsenin sesini baskılamayan bir yaşam. Farklı düşünebiliriz ama özgür düşüncede uzlaşabiliriz. 

NBA: Direnişiniz esnasında kırılma anlarınız oldu mu? Ya da direnişin kırılmasına sebep olacak olaylar başınızdan geçti mi? Vazgeçmek zorunda kalacağınız ya da buna rağmen vazgeçmeyeceğiz dediğiniz olaylar. 

TT: Elbette, bir tanesi mesela Naci İnci’nin atanması. Bizi basında “Dışarıdan biri atandı diye protesto ediyorlar.” şeklinde gösteriyorlardı. Bizim asıl itiraz ettiğimiz şey o değildi, üniversiteye hiç danışılmadan, hiç haberimiz olmadan, hiç tanımadığımız birinin atanması. Dışarıdan iyi birisi de olabilirdi ve uzlaşılabilirdi, dediğimiz şey şu; gelecek kişinin üniversite tarafından belirlenmesi doğrudur. Biz başımıza kral seçmiyoruz, gelecek kişinin yönetişim dediğimiz, üniversitenin ortak karar alma mekanizmasını da benimsemesi ve ona göre hareket ediyor olması gerekir. 

NBA: Naci İnci’yi neden istemediniz?

TT: Yeni rektör ataması için ilana çıkıldı. Başvurular açıldığında başvuranlar oldu içeriden, dışarıdan. 

 

NBA: Sizin hareketinizden başvuran akademisyenler de oldu mu?

TT: YÖK’e başvuran oldu mu bilmiyorum ama biz dedik ki: “Arkadaşlar, rektör olmak isteyen kişiler açıkça bildirsin ve 17 kişi başvurmuştu. 17 kişiyi oylayınca %3 gibi bir puan düşüyor herkese, en iyi oy alan %15 olur. Biz de, sistem de bize sormadığı için, güven oylaması yerine, güvensizlik oylaması yaptık. Naci İnci için %95 güvensizlik oyu çıktı bu oylamada. Yardımcısı Gürkan Selçuk Kumbaroğlu da %95 güvensizlik oyu aldı. Dışarıdan istemediniz, alın bu içeriden denilmiş oldu. 

NBA: Dışarıdan istemediğiniz kişi yerine, içeriden istemediğiniz kişi olmuş oldu. 

TT: Kırılma noktalarından biri değildi ama önemli bir olaydı bu direnişin kilometre taşlarında. Kırılma anları, birden fazla hocamızın uzaklaştırılmaları ya da atılmalarıdır. Onun haricinde, her halde en önemli anlardan biri 2023 seçimleridir. Çünkü büyük bir ümit vardı, ülkede genel bir konsensüs oluşmuş gibiydi akademi açısından. 6 muhalefet partisi de rektör seçim şeklinin revize edilmesi gerektiğini düşünüyordu, akademi dinlenmeli şeklinde bir konsensüs oluşuyor gibiydi. Bundan dolayı büyük bir ümit vardı. O seçim sonucu büyük hayal kırıklığı oldu. 

NBA: Mücadelenizi uzaktan izleyen bir vatandaş olarak muhalefet partileri neden Boğaziçi hocalarına destek vermiyor diye öfkeleniyordum. Kimileri de gitmeleri doğru olmaz zaten diyordu. Sonra Boğaziçi akademisyenlerinden bir heyetin muhalefet partilerine gittiğini gördüm. 

TT: Yok muhalefet partileri değil, tüm siyasi partilerden randevu istendi, yalnızca MHP randevu vermedi. 

NBA: AKP randevu verdi mi? 

TT: Evet. AKP de randevu verdi ve görüşüldü. 

NBA: Sonuç alınamadı ama. 

TT: Sonuç alınamadı ama AKP döneminde ülkede ilk defa akademi dinlendi. 

NBA: Çok fazla ilk başarılmış bu eylem sayesinde. 

TT: Evet, ne yazık ki. Akademide örgütlülük olmaması önemli bir etken, bir diğeri, ülkede bilimin önemsenmemesi büyük bir etken. Bizde bilim teknoloji diye anlaşılıyor, teknoloji bilim sayesinde olur ama teknoloji bilim değildir.  

Bu ülke ne yazık ki hâlâ bilimi, bilimin önemini anlamadı. 

NBA: Peki, partilerle yapılan görüşmeler sonrasında mücadele alanında bir yumuşama hissettiniz mi? 

TT: Hayır, daha da sertleşti. Örneğin, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra bir yumuşama olacağı düşünüldü değil mi? 2 Nisan günü, seçimden iki gün sonra, Cem Say ve ben, Anabilim Dalı Başkanlığından alındık. Daha da sertleşildi. Naci İnci, “Melih Bulu yumuşak davranıyor, kimse ciddiye almıyor. Ben gelirsem direnişi sonlandırırım.” iddiasıyla göreve geldi ancak hâlâ direnişi kıramadı ve 21 Ağustos’ta yeniden seçilme dönemi geliyor. Onun verdiği panikle hareket ediyor ve şuanda hiçbir yasa tanımıyor, mahkeme kuralları uygulanmıyor bu üniversitede. 

NBA: Siz kendisiyle nasıl çalışıyorsunuz? 

TT: Çalışıyoruz denemez, bizi araştırma yapamaz hale getirdi. TETAM’ı (Teleiletişim ve Enformatik Araştırma Merkezi) kapattı. Bu kadar nobranca yapılamazdı bu iş, kapı kilitleri matkapla parçalanarak, anahtarı değiştirilerek boşaltıldı. İsteseler biz anahtarları verirdik. Bilgisayarlarımız, ofislerimizdeki kişisel eşyalarımız çöp poşetlerine doldurularak verildi bize. Bilgisayar ile içi su dolu saksı sulama kabı aynı çöp poşetine doldurulmuştu. Mürekkepli yazıcı baş aşağı konulduğu için bozulmuştu.  

Önce ekipmanlarımıza el konuldu, sonra alabileceğimiz söylendi. Sunucuları sökmeye gittik, bina amiri de yanımda, sökerken telefon geldi. Rektör fikir değiştirmiş, araştırma ekipmanlarını almayacaklar demiş. Çıkarmaya çalışırken sunucu sıkışmıştı, yarısı dışarıda, yarısı içeride kaldı, çok ağır bir malzeme, bıraksam bozulacak. Adam bana olduğu gibi bırakın hocam diyor. Bu malzemeye bir şey olursa sizi mesul tutarım dedim, o zaman sunucuyu sıkıştığı yerden çıkarıp yere bırakmama izin verdi. Ağlayasım gelir düşündükçe. 

Ve sonuç olarak 2600 m²’lik araştırma merkezinden, 35 m²’lik bir yere indirildik ve araştırma merkezi müdürü görevden alınıp, telekomla alakası olmayan, üniversiteye paraşütle indirilmiş dediğimiz, üniversiteye usulüne uygun alınmamış bir kişiye verildi. Araştırma projemiz elimizden alındı. Bu usulsüz bir şeydir, rektörün proje yürütücülerini değiştirme hakkı yoktur. Bu kararı verecek olan, Strateji Bütçe Başkanlığı’dır.  Yine çok başarılı bir akademisyen olan Tolga Sütlü’nün görevine son verdiğinde onu da yürüttüğü TÜBİTAK projesinden aldı, TÜBİTAK duruma itiraz etti. Tolga Sütlü daha sonra görevden alınmasına itiraz ettiği davayı da kazandı. 

NBA: Sizden önce diğer üniversitelerde rektörün cumhurbaşkanı kararıyla atanması kabul gördü. Onlar bu duruma itiraz etmediler. Sizin, kabul etmiyoruz, bir de üzerine vazgeçmiyoruz, yani bu durumda ısrar ediyoruz demeniz nasıl mümkün oldu? Bu bir konsensüsle mi oldu, birbirinizi ikna mı ettiniz? 

TT: Biz birçok konuda ihtilafa düşebiliriz ancak bu konuda kimse farklı düşünmüyordu. İhtilaf etmediğimiz tek konu bu mücadele oldu. Nasıl bir ortamda yetiştiğinize göre davranışlarınız belirlenir. Bizler Boğaziçi Üniversitesinde hep bu uygulamanın yapılıyor olduğunu gördüğümüz için hepimizin içerisinde bu mücadele arzusu vardı. Bizde ast üst, koltuk sevdası yoktur. Rektörün aşağıdan yukarı oylanarak belirlenmesi, bizim yöneticisi olduğumuz bölümlerdeki çalışma sistemimizde de uygulanan bir yöntem. Alt birimlerdeki çalışma arkadaşlarımıza danışmadan, konuşmadan, karar almayız. Çünkü bu bildiğini okumak yerine doğru karar almayı sağlıyor. Alınan karar yanlışsa bile o karar birlikte alınmış bir karar ve bir hata varsa o hatayı birlikte yapmış oluyoruz. İnsanlar ciddiye alındıklarını hissediyor.  

NBA: Bu hareket nereye kadar devam edecek? 

TT: Bilmiyoruz.  

NBA: Protesto eyleminize nöbet diyorsunuz. 

TT: Akademik nöbet. 2023 seçimleri sonrası büyük bir ümitsizliğe kapıldığımızı söylemiştim, herkes kapıldı. Şunlar konuşuldu; Direnişi mi bırakıyoruz? Üniversiteyi boşaltıp gidelim mi? Direniş davalarla devam etsin ama nöbeti mi bırakalım? Nöbetin bir anlamı kaldı mı? Bunları çok ciddi tartıştık. Daha fazla bu riski almaya gerek var mı, durum çok daha sertleşecek, dedik. 

NBA: Şunu sordunuz mu hiç kendinize, halkın tutmadığı nöbeti biz neden tutuyoruz? 

TT: Sorduk. Akademi için başladığımız bu nöbet, zaman içerisinde vatandaş için de tutulan bir nöbete döndü sanırım. Kendimiz için değil. Şunu baştan söyleyeyim, bu hiçbir zaman sadece Boğaziçi’nin direnişi değildi. Bu, akademi için bir direnişti. Keşke diğer üniversiteler de bu direnişe katılsaydı. 

NBA: Onlardan hiç talep oldu mu, sizinle birlikte nöbete katılalım diye? 

TT: Oldu, bazen çalışmak için gelen bir akademisyen, bugünkü nöbete ben de geleyim der. Akademisyen olmayan bir kişiyse yan tarafımızda durur, akademisyense aramızda. Direniş başladığında diğer üniversitelerde de destek nöbetleri oldu ama çok cılız kaldı. 

NBA: Diğer üniversitelerden size dert yanan oldu mu hiç, biz neden kabullendik diye? 

TT: Bu çok oldu, hâlâ oluyor ama tam tersi de oldu. “Neden Boğaziçi özelmiş? Bizden ne farkları var? Bana da şu oldu, neden o zaman ayaklanmadınız?” Ya da şu var  “Beni de görevden aldılar, ne var bunda?”. Peki, siz o zaman ne yaptınız? Bakın bize bir şey yapıldı ve biz direniyoruz, siz ne yaptınız? Siz aranızda örgütlenememişsiniz, bana mı sitem ediyorsunuz “Neden destek vermedin?” diye. Önce siz çıkıp protesto edecektiniz, biz de size destek olacaktık. 

 

Yakın dönemde sadece ODTÜ ciddi bir direniş gösterdi, kampüsün içerisinden yol geçirilmek istendiğinde ve çok sert müdahaleyle karşılaştılar.  ODTÜlü bir akademisyen o günlerde çekilmiş bir fotoğraf gösterdi, bir yürüyüş yolu üzerinde binlerce boş biber gazı kapsülü. Yani uyarı mahiyetinde değil. Ancak ODTÜ’deki rektör atamasında Verşan Kök ilk olarak atandı ve hocayı kendilerine yakın gördükleri için olsun dediler, itiraz etmediler, büyük bir hataydı o. ODTÜ o noktada haklılığını kaybetti, sonra istemedikleri bir rektör geldiğinde itiraz ettiklerinde “Öncekini neden kabul ettiniz?” sorusu gelir bu durumda. 

NBA: 2023 seçimleri sonrası muhalif seçmende de oluşan ruhsal çöküşün ardından nasıl toparlandınız? 

TT: Buradaki en önemli şeylerden biri, kritik kütle diye bir şey vardır, bilir misiniz? 

NBA: Hayır. 

TT: Momentumu korumak için belli bir ağırlığın olmalı. Örneğin, biz ikimiz bir eyleme başlasak ve kimse de bize destek olmasa, ikinci, üçüncü günde bu dağılır gider, vaz geçeriz. Diyelim ki bölümünüzde araştırma yok, siz de çok heyecanlısınız, ben şu araştırmayı yapıcam, tek başıma da yaparım, insanlar da görecekler falan, çok büyük bir idealle yola çıktınız, olmaz. Başaramazsınız ve 20 kişilik bölümde elenen siz olursunuz. O araştırmanın başarılı olması için yirmi kişilik bölümde 7-8 kişiyi bulacaksınız ki, sonuca ulaşabilin. Böylece konuyla ilgilenmeyen diğer kişiler de sizin çalışmalarınızı gördükçe konuya ilgi duymaya başlar ve diğer gruptan da geçişler başlar. Arada vazgeçenler de olur ama çoğunluğu elde edersiniz, 1-2 kişiyle bu iş olmaz. Bunun adı kritik kütledir. Yani kütlenin belli bir oranın üzerine çıkması gerekiyor ki, etkili olsun. 

2023 seçiminde birinci turu kaybedince muhalefette bir yıkım yaşandı ama dur bakalım denildi. İkinci tura kadar beklenildi ama çok da ümit yoktu. İkinci turun ardından hepimiz demoralize olduk ve açık söyleyeyim, ben ciddi ciddi emekli olmayı düşündüm. 

Devlette bir kural vardır, içeride izniniz varsa emekli olmadan önce izinlerinizi kullanmanız gerekir. Geride 2-3 gün bırakıp, 52 gün falan uzun bir izin aldım. Bu kadar izin almam emekli olmayı düşündüğümün bir işaretiydi. Kafamı toparlamaya çalışıyorum. Ne yapsam, ülkeyi mi terk etsem? Diğer arkadaşlarla da görüşüyoruz. Çoğunluk, artık devam etmez bu iş dedi, atılsak mı, başka iş mi baksak, emeklilik hakkı olanlar emeklilik düşünüyor. Yazlıktayım ama huzur yok, geceleri uyuyamıyorum. Gece rüyamda Naci İnci kıkır kıkır gülüyor, Tuna’yı alt ettim diye. İki hafta sonra emekli olmayacağımı söyledim eşime. Eşim emekli olacağımı duyduğunda sevinmişti artık biraz huzura kavuşacağız diye. Vazgeçtiğimi duyunca üzüldü ama bir şey diyemedi. “Ben, intihar ederim, bununla yaşayamam” dedim. Beni atsalar, kızarım, bir şekilde katlanırım ama yenilgiyi kabul edemem. Anladı eşim de. 

İzin bitti, ben yine elimde dövizle nöbetteyim. Bekliyorlar, bu adam son eylemini yapıyor herhalde, gelip emeklilik dilekçesi verecek. Yo, ben devam ediyorum. Sonra hemen yine başladı soruşturmalar.  Düşündük, nöbeti tümden mi durduralım, haftada bir mi yapalım? Devam edemezsiniz diyemeyiz kimseye. Haftada bir yapalım ama devam etmek isteyen de etsin dedik. Bu kabul edildi. Pazartesi günü nöbet tutmak şart değil ama var arkadaşlar, Salı, var birileri.

NBA: Belki boş kalır korkusuyla gelmişler demek ki. 

TT: Bir de pes etmek istemedi hiçbirimiz. Evet, başlama sebebimiz Boğaziçi Üniversitesine geleneklerimize aykırı şekilde bir rektör atamasını kabul etmediğimiz içindi ama devam eden süreçte biz, Türkiye’deki akademinin tümü için nöbet tutuyorduk. Çünkü Boğaziçi tek başına kurtulsa bile bunun bir anlamı olmaz. Türkiye’de 207 üniversitenin 206’sı da çökerse, Boğaziçi yıldız olarak kalırsa, siz diğer üniversitelerden öğrenci almazsınız ki? Bu sefer hep kendi insan kaynağınızla beslenirsiniz. Aile içi evlilik gibi bir şey oluyor ve kendi gen havuzunuz içerisinde kalırsınız. Her ne arızanız varsa bunlar kemikleşir ve düzeltilemez hale gelir. Aslında doğru olan şudur; 207 üniversitenin 207’si de Boğaziçi, ODTÜ gibi olmaz ama 2 tane Boğaziçi, ODTÜ de olmamalı. Biz çoğu şeyi İstanbul’a, büyük şehirlere doldurmuşuz. Turizm, tekstil, finans… 

Bizim bilgiyi de, varlığı da, mal varlığını da, eğitimi de ülkeye yaymamız gerekiyor. Böylece İstanbul da 18 milyonluk bir şehir olmaz. Bölgelerin özelliklerine göre çalışan üniversiteler kurulmalı. Bugün nano tekstil var, karanlık fabrikalar var, bunlarla uyumlu eğitim veren üniversiteler olmalı Anadolu’da. Boğaziçi, ODTÜ gibi üniversiteleriniz de olacak ki, Anadolu’daki diğer üniversitelere gidecek hocaları yetiştirsin, oralarda da kritik kütle oluşabilsin. 

81 ilde 207 üniversite açmak iyi bir fikir değil. Her bölgeyi ayrı kurtarmaya başlarsınız. Karadeniz, Doğu Anadolu, İç Anadolu. Sonra onlar da kendi bölgelerindeki üniversiteleri geliştirmeye başlarlar. 

Askeriyede sıklet merkezini dağıtmak diye bir söz vardır. Bakın, Atatürk bile savaşırken önce Güneydoğu’yu bırakmıştır. Çünkü o anda en büyük tehdit Yunan ordusu. Her bölgede savaşmaya başlasa, elinde zaten belli bir silah gücü var. Savunma çizgisi inceldikçe her yerden delik açıyor düşman. Hayır, buraya kalın bir çizgi çekiyor, düşmanı burada durduruyor. Güneydoğu’ya demiş ki, kendi başınızın çaresine bakın. O yüzden Doğu’daki illerimizin bazıları Kahraman Maraş, Şanlı Urfa, Gazi Antep gibi unvanlar almış. 

Biz de ülkeyi kalkındırmak istiyorsak, belli bilim noktaları belirleyip onları geliştirmemiz lazım. Bazı üniversitelerimizi ülkeyi bilimde ileri taşıyacak, ileri teknolojileri geliştirecek şekilde düzenlememiz gerek. Ama Bitlis’teki üniversiteyi o bölgenin yöresel birikimini artıracak ve geliştirecek şekilde belki tarıma yönelik, Antep’tekini sanayiye, Denizli’dekini tekstile yönelik geliştirmek gerek. 

NBA: Sizler, akademiyi çok üst seviyede temsil etmiş oldunuz. Bir üniversite yapmış oldu ama akademi adına bir eğri çizilecekse, o eğrinin çizgisi size geldiğinde siz çizgiyi en yukarıda noktalamış oldunuz. Peki, direnen hoca sayısına baktığımızda ilk günle bugün arasında bir farklılık var, değil mi? Bu azalmanın sebebi nedir? 

TT: Birincisi, belli bir kısım hocanın kampüse girişi yasaklandı. Emekli olan hocalarımız kampüse giremiyor. Diyeceksiniz ki, emekli olan akademisyenin ne işi var kampüste, var. Kurum kültürü gereği tecrübe ve kültür aktarımı ile kuruma sahip çıkmaktır bu. Emekli olduktan sonra misketlerinizi alıp gidemezsiniz, siz hâlâ bir Boğaziçilisiniz. Bu yüzden çok kişi giremiyor. İkincisi, çok baskı var, anlatamam size, feci bir baskı var. Bir grubun derisi çok kalınlaştı. Beni iki kez Boğaziçi’nden atmaya çalıştılar, iki kez tutuklamaya çalıştılar. 6 kez hakkımda soruşturma açtılar. Cem Ersoy’un güzel bir sözü var “Denize giren ıslanmaktan korkmaz” diye. Bana yapabilecekleri her şeyi denediler.  

Aziz Nesin’in “Namus Gazı” diye bir hikâyesi var. Namusu yeşil renkli bir gaz olarak betimler. Bu gaz şişeden bir defa çıkınca bir daha içeri girmiyor. Namus öyle bir şeydir. Benzer şekilde, cesaret de öyle, deriniz kalınlaşıyor. Hatta ondan sonra insanlar da sizinle daha fazla uğraşmaya başlıyor. En önemlisi, cesaretiniz gidince kişiliğinizi de kaybediyorsunuz. Dedim ya, emekli olsaydım intihar edecektim. Kaldıramayacaktım çünkü unutamayacaktım bu yaptığımı. Atsınlar beni. O zaman çünkü bundan 20 yıl sonra da sizinle konuşurken gönül rahatlığıyla “Ben elimden geleni yaptım” derim. Sisteme sayıp söverim ama kendimden tereddüdüm olmaz, kendimden utanmam. Ben emekli olsaydım, sektörde çok tanınan bir insanım, zengin olurdum. Beni atsalar ben önemli bir firmada yönetici olurdum, maaşım da on katına çıkardı. Şu anda gelirim yarıdan fazla düşmüş vaziyette… 

NBA: Sizin maddiyatı önemsemediğinizi biliyorum. Emekli olsaydım zengin olurdum dediniz. Bana şu cümleyi verin, “Emekli olsaydım zengin olurdum, emekli olmadım … oldum.” Emekli olmayıp neyi almış oldunuz bu davada, kazandığınız o manevi doyum nedir? 

TT: Gururum. Emekli olsaydım zengin olurdum, emekli olmadım gururumu kaybetmemiş oldum. Şu aynaya bakarken hâlâ kendimle gurur duyabiliyorum, bu bana yeter. Bu hiçbir şeyle ölçülemez. Gururumu satacak olsam en başta satardım ve zengin olurdum. Zaten istiyorlar, zaten hazırlar.  

NBA: Yeni nesil akademisyenler destek olmuyor mu? Hep aynı akademisyenleri görüyoruz. 

TT: Biz izin vermiyoruz, katılmak isteyenler var elbette. Onlar daha genç, önlerinde bir kariyer yaşamı var. Onlar da o davalarla uğraşmaya başlarsa, görevlerinden alınırlarsa, bizden sonra geleneği yaşatacak kimse kalmayacak. 

NBA: Peki, yeni öğrencilerinizden destek görüyor musunuz yoksa pragmatist mi yaklaşıyorlar? Hocam hiçbir yere varmayacak bu eylem mi diyorlar? 

TT: Olayların ilk başladığında, yani ilk defa Melih Bulu atandığında yeni öğrencimiz olanlar, eğer okullarını uzatmadılarsa mezun oldular zaten. Daha eski öğrenciler zaten mezun oldular. Şuan gelenler ise mevzuyu anlıyorlar, bizim neye tepki gösterdiğimizin farkındalar ancak neyi kaybettiklerini bilmiyorlar. Onlar kayyum yönetimindeki Boğaziçi’ni gördüler, öncesini bilmiyorlar. 

Biz sadece Boğaziçi kurtulsun istemiyoruz, biz akademiyi savunuyoruz. Bugün bize alın, istediğiniz rektörü seçin deseler, kapıdan çıktığımız anda tacizler, cinayetler, hak gaspları olduğu müddetçe, söylediğiniz bir söz için tutuklanmanız söz konusuysa, Boğaziçi’ndeki köpekler semirmiş vaziyetteyken dışarıdaki köpekler çöp karıştırıyorsa, Boğaziçi yeşillik içinde bir yerken dışarısı karanlık bir beton yığınıysa mücadeleye devam etmeliyiz. Biz burada sadece kendimiz için sahte bir cennet yaratmaya çalışmıyoruz ki.  

NBA: Çölde bir vaha istemiyoruz, diyorsunuz. 

TT: Evet. Naci İnci diyor ya biz imtiyazlarımızı kaybettiğimiz için böyle yapıyormuşuz. Angaryaydı o görevler. Çocuklarımla ilgilenmek yerine, sistemler çöküyordu örneğin, bir dakikada 80 tane SMS alıyordum, gecenin bir yarısı görevli arkadaşlarımı toplayıp gelip burada sistem düzeltiyorduk. Bu mu imtiyaz? Bizim bu direnişi yapmamızın sebebi; bu üniversiteyi sevmemiz, gönül bağımızın olmasıydı. Neden mezun olan öğrenciler, “Aman ne çekmiştik, yıkılsın gitsin Boğaziçi” demiyorlar, halen özlemle bahsediyorlar. Mezun olmuş gitmişler neden Boğaziçi Üniversitesi-Amerika, Boğaziçi Üniversitesi- İsveç, Boğaziçi Üniversitesi-İngiltere diye gruplar açıyorlar? Neden orada insanlar meydanlara çıkıp Boğaziçi Üniversitesi için gösteri yapıyor? 

 

NBA: Neyi temsil ettiğinizin farkındasınız değil mi? 

TT: Size bir şey anlatayım. Pandemide tam kapanma döneminde, Beykoz merkezde oturuyordum ben, fırında ekmek sırasındayız. Fırın küçük bir yer ve iki kişi var içeride, bizler de dışarıda iki metre arayla sıra olmuşuz. Maskeli ve mesafeli olmamıza rağmen, benim eski öğrencilerimden biri geçerken tanıdı beni, selamlaştık, konuştuk biraz, vedalaştık. Arkamdaki kişi, kılık kıyafetinden, telaffuzundan anlıyorsunuz, Anadolulu işçi bir vatandaş, siz “Boğaziçi’nde hoca mısınız?” dedi bana. Evet, deyince, “Hocam lütfen devam edin, direnen bi siz kaldınız” dedi. Bu “neden bırakmıyorsunuz?” sorusunun da cevabı aslında. 

NBA: Kızgın mısınız, vatandaşa? 

TT: Biz sadece akademi için direnmiyoruz. İnsanlar konuşmak, itiraz etmek, eleştirmek istiyor ama gıkını çıkaramıyor. İtiraz etmek, eleştirmek istiyor ama yapamıyor ve birilerinin yapabiliyor olması bir ferahlama sağlıyor. Bizim eylemimiz, düdüklü tenceredeki basıncı düşüren bir subap aslında. 

Benim arabamın arkasında “Özgür, özerk, demokratik üniversite” yazan dövizimiz durur hep. Evimizin yukarısında Türk & Alman Üniversitesi vardır. Oradan iki akademisyen, bir kâğıdı yırtmışlar, not yazıp sileceğe tutturmuşlar, “Direnişinizi destekliyoruz, lütfen devam edin. – Türk & Alman Üniversitesinden iki akademisyen”. İsimlerini bile yazmaya cesaret edememişler. Çok ciddi bir problem bu. Ne olacak isimlerini yazsalar ama haklılar da bir yandan. İsimlerini yazsalar, haklarında soruşturma açılacak, görevlerinden alınacaklar. 

NBA: Vatandaşın haricinde diğer akademisyenlere kızgın mısınız peki? 

TT: Tam olarak kızgın diyemem ama biraz sitemliyim diyebilirim belki. Hepimizin, benim de, daha aktif olmamız gerekirdi. Kızgın diyemem ama. 

NBA: Bugün, bu saatten sonra ne yapılabilir peki? Bence korkmak ve sinmek yerine tam tersi, yıkılmak üzere olan bu yapıyı daha fazla protesto etmeliyiz. 

TT: İnsanlar bugünün Türkiye’sinde haklarını savunmayı öğrenmeli. Herkes kendi hakkını savunmayı öğrenmeli. İnsanların daha lokal eylemler yapmaları gerekir. Tek başına bir şey yapamazsın, bunun için örgütlü olmak gerekir. Vaktiyle ben de çok takdir edememişimdir sendikaları. Sendika ağalarına kızgınım o yüzden sendika üyesi değildim. Şimdi üyesi olduğum Eğitim-Sen’e de biraz kızgınım, daha aktif ve destekleyici olmalılar. Kapalı kapılar ardında insanlar bizi ne kadar takdir ettiklerini söylüyorlar.  

NBA: Yıllar sonra dönüp baktığınızda sizce bugünler için ne diyor olacaksınız? 

TT: Sonuç alsak da almasak da, yaptığıma pişman olmadığımı söyleyeceğim. Doğru olan buydu, doğru olanı yaptım. Geç kaldım mı? Bence biraz geç kaldım, kendime de özeleştiri yaparım. Kişisel olarak da, üniversite olarak da belki biraz daha önceden bir şeyler yapabilirdik. Ama geriye dönüp konuşması kolaydır. Bazı şeyleri yaşamak gerekiyor.

 NBA: Boğaziçi bu saatten sonra düzelebilir mi? Başka bir iktidar geldiğinde, Boğaziçi yeniden özgür olduğunda eski ruhuna kavuşabilir mi? 

TT: Uçaklar bir kalkar, bir de iner değil mi? İnmek dediğimiz aslında kontrollü düşüştür. O düşüş esnasında kritik yükseklik var. O eşiğe kadar inme koşulları uygun değilse geri kalkabilir ama kritik eşikten aşağı indiyse, artık durma şansı yok, inmeyi denemek zorunda. O durumda da ya inersiniz, ya beceremez çakılırsınız. Şimdi bizler gittikçe o kritik yüksekliğe yaklaşıyoruz, çakılmadık henüz, hâlâ kurtulma şansımız var ama bu kafayla gidersek, çakılacağız. Sadece Boğaziçi değil, ülke de çakılacak. Biz bugün ülke olarak kurtulmak zorundayız. 

Biz önceden de öğrencilerimizin yurt dışına çıkmasını teşvik ederdik. Gitsinler, yeni şeyler öğrensinler, gelip burayı geliştirsinler. Şimdi gençler dönmemek üzere gidiyorlar. Büyük kızım doktor ve dönmemek üzere gitti. Yanındaydım bir süre önce, dönerken ağlamamak için kendimi zor tuttum. Şimdi küçük kızım hiç değilse ülkesinde kalabilsin diye çabalamaya devam ediyorum. 

Artık şunu istiyorum, normale dönelim. Epeyce bir bilgi birikimim var, bunları gençlere aktarayım ve bırakayım. Benim için en önemli şey, bu üniversitenin yaşanır bir yer olmasıdır. Bu üniversitenin yaşanır bir yer olması için diğer üniversitelerin, ülkenin yaşanır bir yer olması gerekir. Tuna Tuğcu’nun geriye bırakacağı en büyük miras budur. 

 

NBA: Yeni bir muhalefet hattı oluşturmaya kalkan, yeni örgütlenmeye başlayan insanlara ne tavsiye edersiniz? 

TT: Birincisi, hayatın gerçeklerini kabul edeceğiz. Hayatta hiçbir şey, insanlar da dâhil olmak üzere mükemmel değildir. Rektörler, hocalar, bölüm başkanları, öğrenciler için de geçerli. Ben de mükemmel değilim. Hepimizin artıları eksileri var. Önemli olan şu, hakkımız için, doğru olduğuna inandığımız şey için konuşmalıyız. Eğer bir dişli varsa ve önündeki taşları teker teker ufalıyorsa, sıra sana gelecek. Sarı öküz hikâyesi vardır ya. 

NBA: Siz, sizin sarı öküzü vermediniz ama. Diğerleri verdi, sıra size gelince dediniz ki biz bizim sarı öküzü vermiyoruz ve mihengi de oraya sabitlemiş oldunuz. 

TT: Evet, biz dişliyi burada durdurmuş olduk. Biz her bir arkadaşımızı kendi mücadelesine terk etmedik, birbirimiz için de mücadele ettik.  İkincisi, karşı tarafı art niyetli olmadan dinlemeliyiz.  Üçüncüsü, cesur olmak gerekiyor.  Dördüncüsü, sebat etmek gerekiyor.  

NBA: Peki, bir örgütlülük deneyiminde en büyük risk nedir? Dağılmaya sebep olacak etkenler nelerdir? 

TT: Bana dokunmayan yılan bin yaşasın demek, dokunacak çünkü. Siz karşı tarafa geçseniz de, sessiz kalmayı seçseniz de, eninde sonunda sizi de ezecekler. Bir olmak zorundasınız.  

Kahramanlık yapmaya da kalkmayacaksınız. 100 kişiydik, bir kişi vuruldu, 99 kişi kaldık. Böylesine boş cengâverlik etmeyeceksin. Korunarak mücadele edeceksin çünkü mücadele etmeye devam etmen gerekiyor. Bu hareketin başlarında bazı arkadaşlarımız daha fevriydiler. Sakin olun dedik çünkü uzun bir yol bu ve sürdürülebilir olmalı. 

Bir diğeri, bu bir maraton. Ne kadar sürer, bilmiyoruz. Biz beşinci yılımıza girdik, 8 yılda mı biter, 15 mi, 20 mi, bilmiyorum. Boğaziçi’ni kurtarmak hikâye, ülkeyi kurtarmak lazım. Ama elde ettiğimiz başarılar kısmi olacak. Bu ülke, birden Almanya, Amerika gibi bir güç olmayacak. O ülkelerin de çok eksikleri var. Benim derdim şahıslarla değil, benim derdim yanlışla. Hakkımızı korumaya çalışmalı, birbirimizi dinlemeli ve bir noktada buluşup birlikte hareket etmemiz gerekiyor. Bu karşılıklı özveri ile oluyor. 

 

Biz, birbirimizden hiçbir şey gizlemedik. Herkes önemli bir gelişme yaşandığında diğerlerini de bilgilendiriyor. Ben şu davayı kazandım diye paylaşıyorum çünkü diğerlerine umut oluyor, örnek oluyor. Diğer arkadaşıma hakkımda verilen kararı paylaşıyorum çünkü bana verilen karardaki bir ifade, onun davasında işine yarayabilir. Bu şekilde birbirimizle paylaşıyoruz ve yalnız olmadığımızı hissettiriyoruz. 

NBA: Neyinize güveniyorsunuz? Bu kadar dava, bunların maddi yükü de var. Nasıl dayanıyorsunuz? 

 

TT: Avukatıma yüz binlerce lira borcum var. Gerekirse arabamı satarım ama yine de bu davalarla mücadele etmeye devam ederim. Tabii bir noktadan sonra artık ailenizin de hakkına girmeye başlıyorsunuz, burada da bir denge kurmak zorundayız ama en kötü, o zaman görevi bırakabilirim, artık aileme zarar verecek noktaya geldiğimde. Benim annem, Naci İnci’ye yardımcılar atanmaya başladığında, daha önce eski rektör Gülay Barbarosoğlu’nun yardımcılığını yaptığım için yine görev alabilme ihtimalinden dolayı, “Eğer görev alırsan sütümü sana helal etmem.” dedi. 

NBA: Normalde anneler tam tersini der. Sizin direnişinizin kökeni aileden geliyormuş. 

TT: Evet öyle. Bu yüzden ben, sadece o ihaneti yapan insanlara değil, ailelerine de kusur buluyorum. Sosyal çevrelerine de kusur buluyorum, hiç mi biriniz çıkıp “Yanlış yapıyorsun” demediniz? Tabi ki yetişkin olarak kendi hareketlerimizden mesulüz ama etrafımızın bizi onaylaması, onaylamaması da tevessül ettiğimiz şeyler konusunda bizi etkiliyor. Hak etmediğimiz bir göreve geldiğimizde kınanmak yerine, “Ulan aferin, Tuna da şu göreve geldi” deniyorsa, burada insanımızda da bir problem var. İlla ki herkes bizim gibi Don Quijote’luk yapmak zorunda değil ama hiç değilse etrafında bir kişi “Bal tutan parmağını yalar” diyorsa, suratına söyleyeceksin, “Sen de bu memlekete ihanet ediyorsun” diye. Hiç kimseye bir şey söyleyemiyorsan, bari eşine dostuna bir şey söyle. 

Boğaziçi Üniversitesi, 1992 yılında gerçekleştirdikleri “korsan seçim” ile üniversitelerin rektör atamasında akademisyenlerin söz sahibi olmasını sağlayan yasaya öncülük etti. Boğaziçi kampüsünden yayılan rektörlük seçimi uygulaması, 7 Temmuz 1992’de Resmi Gazetede yayımlanan kanunla yasalaştı. Boğaziçi Üniversitesi’nin çabasıyla başlayan ve 24 yıl boyunca devam eden rektör adaylarının seçimle atanması dönemi, Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe giren 676 numaralı KHK ilan edilene kadar sürdü. 

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri bugün hâlâ o gün elde ettikleri hakkı kaybetmemek için mücadele ediyor. Bu şanlı direniş, çoğumuza ilham oluyor. Bakarsınız bir gün, kayyım rektöre karşı sırtlarını dönerek direnmeye devam eden o cesur akademisyenleri tunçtan heykelleri dikilir Üstün Ergüder meydanına. NBA 

 

Popüler