Irmak Akman: Biz Yurttaşlar olarak demokratik katılımın yalnız seçim süreçlerine indirgenmesine karşı çıkıyoruz. Bu yüzden Türkiye’nin zengin demokratik katılım pratiklerini büyük bir özveriyle yürüten hareketler ve oluşumlarla görüşmeye, deneyimlerinden öğrenmeye ve yurttaşlarla paylaşmaya devam ediyoruz. Bu kez Eşitlik için Kadın Platformu (EŞİK)’in gönüllülerinden, Avukat Hülya Gülbahar ile görüştük. Kendisi 1970’li yılların sonundan beri kadın hakları mücadelesinin tam kalbinde. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın gönüllü avukatlığını yaptı. EŞİK dahil birçok kadın örgütü ve platformunda kurucu ve yönetici olarak görev aldı. Kadın hakları ve sivil toplum alanında en yetkin isimlerden biri.
Gülbahar 8 Mart öncesi bir hayli yoğun olsa da, 7 Mart’ta Beyoğlu’nda buluşmak üzere sözleştik. Buluşmadan önce EŞİK’in beş yıllık tarihçesini ve faaliyetlerini anlatan almanağı (ulaşmak için tıklayınız) inceleme fırsatı buldum. Plaftormun kadınların İstanbul Sözleşmesi, Anayasa, 6284 sayılı kanun, Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu’nda güvence altına alınan haklarına sahip çıkmak için dört koldan verdiği mücadele çok etkileyici. Üstelik faaliyetleri Türkiye ile sınırlı değil. Afganistan’daki, İran’daki kadınlarla ilgili etkinlikler de düzenliyorlar.
Gülbahar beni İlke TV’nin kendisiyle yapacağı çekime davet etti. Çekimde 8 Mart gece yürüyüşünün nasıl başladığını ilk ağızdan anlattı. Sonra röportaj için Ara Kafe’ye geçtik. Biraz sohbet ettikten sonra bir saati aşkın süre boyunca EŞİK’in kuruluş hikayesini, platformun hiç fon almamasına ve tamamen gönüllü emekle çalışmasına rağmen nasıl bu kadar üretken olabildiğini, AKP hükümetinin kadın haklarına karşı inatçı saldırılarıyla mücadele ederken nasıl hayallerinden vazgeçmediklerini anlattı.
Gülbahar beni EŞİK’in geniş Whatsapp grubuna da ekledi. Röportaj gününden beri hayranlık içinde gruptaki yazışmaları takip ediyorum. Türkiye’nin ve dünyanın farklı yerlerinde yaşayan 450’den fazla kadının yer aldığı grupta laf olsun diye atılmış tek mesaj yok. Mesajların hepsi yapılan toplantılarla, protesto gösterileriyle, yürüyüşlerle, sosyal medya kampanyalarıyla ilgili. Diyarbakır surlarında meşale taşıyan kadınların fotoğraflarıyla Birleşmiş Milletler binası önünde Suriye’deki Alevilere karşı düzenlenen saldırıları protesto eden kadınların fotoğrafları ardı ardına paylaşılıyor. Grubu takip ederken fikirlerini cesaretle eyleme döken kadınların gücünü fark ediyorum. Darısı fikirlerini eyleme dökmek isteyen tüm yurttaşların başına.

Irmak Akman: Öncelikle çok teşekkür ediyorum 8 Mart öncesi yoğun bir dönemde vakit ayırdığınız için. En başından başlayalım. EŞİK platformu nasıl kuruldu?
Hülya Gülbahar : Türkiye kadın hareketi Türkiye’nin en önemli, dünyanın da sayılı toplumsal hareketlerinden birisi. Mücadelesi sürecinde çok çeşitli örgütlenme yöntemlerini aynı anda denedi. Bunlardan biri, kadınların ihtiyaç duyduğu konularda kurumlar yaratmak. Kadın Eserleri Kütüphanesi Bilgi Merkezi Vakfı gibi, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gibi, afetlerde kadın politikaları oluşturmak için kurduğumuz KADAV (Kadınlarla Dayanışma Vakfı) gibi, kadının siyasette ve toplumsal alanlarda eşit temsili için kurduğumuz KA.DER gibi kurumlar yarattı kadın hareketi. İkinci örgütlenme ayağı olarak “Cinsel Tacize Hayır,”“Mor İğne,” “Kürtaj Yasaklanamaz” gibi kampanyalar örgütledi. Üçüncü örgütlenme ayağı platformlar oldu. Kadına karşı şiddetle mücadele için çıkartılan ilk yasa olan 4320 sayılı yasa için kurduğumuz platform, 2012’de çıkan 6284 sayılı yasa için kurduğumuz Şiddete Son Kadın Platformu, Medeni Yasa Platformu, Anayasa Kadın Platformu, TCK Kadın Platformu gibi çeşitli platformlarda mümkün olan en geniş birlikteliği oluşturarak kurulan bu platformlar, bu yasaların değiştirilmesinde, bu hakların kazanılmasında çok önemli bir rol oynadılar. Tabii aynı şey İstanbul Sözleşmesi Platformu için de geçerli.
Mecliste kurulan TBMM komisyonunun taslak raporunun 2016’da yayınlanmasıyla yeni bir sayfa açıldı Türkiye’de. Kısaca “boşanma komisyonu” diye andığımız bu komisyonun raporu, o güne kadar kadınların kazanmış olduğu hakların budanmasını hedefleyen bir yol haritasıydı. Biz o taslak raporla beraber hükümetin fiili programını ve atacağı adımları görmüş olduk. Buna karşı bu sefer de geçmişten farklı olarak eldeki kazanımları korumaya dönük platformlar oluşturmaya başladık. Bunlardan ilki hemen 2016 yılında kurduğumuz TCK 103 Kadın Platformu’ydu. Bu platform çocuk istismarcılarına af getirmek, “genç evlilik mağduru babaları, kocaları kurtarıyoruz” görüntüsü altında Medeni Yasa’daki evlilik yaşını ve Türk Ceza Kanunu’ndaki çocuklarla cinsel ilişki yaşını aşağı indirme girişimiydi. 2016 değişikliğini TCK Kadın Platformu’nun çalışmaları sayesinde ertelettik. Hemen arkasından boşanan kadınların yoksulluk nafakasının süreye bağlanması konusundaki Medeni Kanun değişikliği gündeme geldi. Buna karşı da Nafaka Hakkı Platformu’nu oluşturduk. Nafaka Hakkı Platformu’nun başarılı çalışmaları sayesinde ertelettik. Ama hemen arkasından yeniden TCK 103 affı gündeme getirildi. Bu sefer 300’ün üzerinde kadın örgütü, 15’in üzerinde LGBT örgüt, çeşitli partilerin kadın komisyonları, meslek örgütlerinden kadınlar bir araya gelip TCK 103 platformunu canlandırdık. Bu affın çıkarılmasını yine engelledik.
Ama sistemin bir intikam refleksi var. Biz ertelettiğimiz her şeyin yeniden geleceğini, kazandığımız her hakkın tek tek geri alınmak istendiğini biliyorduk, görüyorduk. Nitekim hemen nafaka konusu yeniden gündeme geldi ve aynı zamanda da İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış tartışılmaya başlandı. Artık saldırılar aynı anda dört beş kanaldan birden, dört beş konuda birden yükseltilince tek bir platform adı koyarak hepsine birden cevap vermemiz zorunlu hale geldi. Zorunlu olarak EŞİK adını aldık. Çünkü sabah Nafaka Hakkı Platformu olarak, öğlen TCK Platformu olarak, akşam İstanbul Sözleşmesi Platformu olarak basın açıklaması yapmak ya da kamuoyuna seslenmek biraz komik olacaktı. Aynı kadınlar ve aynı kadın örgütlerinden bahsettiğimiz için. Uluslararası alanda da zorlanmaya başladık. “İstanbul Sözleşmesi’nden Çıkılamaz” bildirisinin altında TCK 103 Platformu imzası vardı ve bu imzayı açıklamak zorunda kalıyorduk. O yüzden bağımsız bir isim olsun istedik.
Irmak Akman : Konu bazlı platformların hepsinde aynı kadın örgütleri vardı ve bunların hepsi birleşmiş mi oldu?
Hülya Gülbahar : Biz her seferinde dönem aktif olan, ulaşabildiğimiz kadın örgütleriyle ortak platformlar oluşturduk. Mesela 6284 sayılı kanunu çıkartan çalışma, Şiddete Son Platformu 130’un üzerinde kadın örgütü ve LGBT örgütü platformuydu. Bazen 90 oluyor o sayı, bazen 130 oluyor. En son Türkiye tarihindeki en yüksek platform katılımcı sayısıyla, 300’ün üzerinde kadın örgütü olarak TCK’yı oluşturmuştuk. Sonra da EŞİK platformu olarak devam ettik çalışmalarımıza.
Irmak Akman : EŞİK’in çalışmaları sırasında görüş ayrılıkları yaşanıyor mu? Yoksa herkes aynı amaç için aynı yöntemlerle çalışmayı kabul ediyor mu?
Hülya Gülbahar : EŞİK’te kritik kararları her Çarşamba yaptığımız toplantılarda birlikte alıyoruz.
Irmak Akman : Tüm gönüllüler katılıyor mu Çarşamba toplantılarına?
Hülya Gülbahar :Son dönemde minimum elli kişi katılıyor ortalama olarak. Gündemdeki konuya göre bu sayı değişiyor. Bazen 100, 150 kadın da olduk. Yaklaşık beş yıldır toplanıyoruz. Bayram tatiline denk gelmesi gibi nedenlerle bir-iki hafta dışında, 252 haftadır her Çarşamba toplanıyoruz. Her hafta katılan kadınlar var. Değişik haftalarda değişik kadınların katıldığı da oluyor. Kritik kararların hepsini bu toplantılarda alıyoruz. Kuruluş aşamasında çok sayıda görüş ayrılığı ve tartışma yaşadık. Oydaşma yöntemiyle birbirimizi ikna ederek karar alıyoruz. Oylama yapmıyoruz. Bir kişi bile itiraz etse o kampanyayı, o çalışmayı yapamıyoruz.
Irmak Akman: Yani toplantıda 50 kişinin de hemfikir mi olması gerekiyor?
Hülya Gülbahar :Ya da itiraz etmemesi, yol vermesi gerekiyor. Mesela beş sene önce benim önerdiğim bir “Marjinal Sizsiniz” kampanyası vardı. Bütün görsellerini de hazırlamıştık kampanyanın. Kadir Has Üniversitesi’nin yaptığı Toplumsal Cinsiyet Algısı Araştırması gibi çeşitli araştırmalardan veriler toplamıştık. Örneğin tüm eşitlik karşıtı söylemlere rağmen, katılımcıların yüzde 84’ü devletin temel görevinin eşitliği sağlamak olduğunu söylüyordu. Kreş karşıtı tüm söylemlere rağmen katılımcıların yüzde 85’i işyerlerinde kreş açılmasını istediğini söylüyordu. Biz bu ve benzer verileri verip “Marjinal Kim?”diye soruyorduk. Örneğin “bir erkek ailesinin birliği ve düzeni için zaman zaman şiddet uygulayabilir” diyenlerin oranı yüzde 5’ti. Biz “Marjinal Kim?”diye soruyoruz. Örneğin kız çocuklarının 18 yaşın altında evlenebileceğini söyleyenlerin oranı yüzde 10’un bile altındaydı ve biz veriyi verip “Marjinal Kim?” diye soruyorduk. Çok tartıştığımız bir kampanya önerisi oldu. Ben önermiştim ve reddedildi.
Irmak Akman : Cem Yılmaz’ın bir lafı vardı “Hani Marjinal Bizdik?” diye.
Hülya Gülbahar : O sonra çıktı. Biz çıkmış olsaydık bu kampanyayla çok etkisi olacaktı. Çünkü çok haklı bir şeydi. Zamanlaması da çok iyiydi. Kimse söylememişken, ilk defa kadın hareketi bunu söyleyecekti. Birkaç arkadaş itiraz etti. İtirazdan vazgeçmediler ve biz bu kampanyayı yapamadık.
Irmak Akman: Oylama sistemine geçmeyi hiç düşünmediniz mi?
Hülya Gülbahar :Düşünmedik. Çünkü o birlikte çalışmaya da alışma süreciydi aynı zamanda. Bizim böyle bazı arkadaşlarımızı ikna edemediğimiz için yapamadığımız çok güzel kampanyalar oldu. Örneğin “Yasalara Dokunma, Uygula!” stratejimiz çok önemli. EŞİK’te yarattığımız bir strateji. Ben ona ek olarak mesela “elleme, bozuyorsun” sloganını önermiştim. Çok da eğlenceliydi, kadınların kendi hayatlarından çok iyi bildikleri bir şeydi. Uçak mühendisi adam pompalı su damacanasından bir bardak su koymayı beceremiyor. “Ben yapamıyorum hanım bana bir bardak su versene” demek kolayına geliyor. Kadınlar da o tuzağa düşüyor, “elleme, bozuyorsun,” diyor. Güzel, eğlenceli bir konuydu ama kabul edilmedi. İtiraz edenler olduğu için kabul edilmeyen önerilerden birisi, kadın cinayetleri için ülke çapında ulusal yas ilan edilmesi, bir diğeri de Meclis açılışında öldürülen kadınlar için saygı duruşunda bulunulması idi. EŞİK’te tartıştığımız ama itiraz geldiği için yapamadığımız, içimize dert olan, sonradan çok üzüldüğümüz öneriler oldu. Ama bazı önerilere gelen itirazlar nedeniyle yanlış işler yapmadığımız konular da oldu. Bu da olumlu yanı.
Irmak Akman :Her şeye muhalif arkadaşlar var mı?
Hülya Gülbahar : Bazıları ayrıldılar platformdan. Bazıları ise yol vermeye alıştı. EŞİK’in kendi varlığı ve mekanizması çok önemli. Orada o kötüniyet hemen hissedilir ve cesaret edemez kimse. Çünkü artık beş yıla yakın bir süre oldu; insanlar birbirini genel olarak tanıyor. Tabii sürekli yeni katılımlar oluyor EŞİK’e. Yeniden tanışılıyor ama yaklaşık iki-üç yıldır çok uzun tartışmadan kararlar alabiliyoruz. Bazen hemen karar alıyoruz, bazen zamana yayılıyor. Bazı kararları tekrar tekrar aldığımız da oluyor. Mesela “Anayasa’ya uymayanlar Anayasa yapamaz” sloganı çok riskli bir slogandı. Çok önemli bir slogandı. Çok çeşitli siyasi görüşlerden kadınların olduğu bir platformda bu sloganı çıkartabilmek zordu. Biz zorlanmadan çıkarttık. Ama her uğrakta tekrar karar aldık. Tabii zaman içinde ortak refleksler gelişiyor. Bazı stratejik tercihlerimiz, mesela bu iktidarla yasa pazarlığı yapmak yerine “dur, dokunma, elleme” demek ortak bir stratejik karar oldu ve beş yıldır sınandı. Her olayda yeniden sınandığı için bunu sorgulamaya artık kimse açmıyor. Bunu sorgulamaya açanlar güçlü bir itirazla karşılanıyor. Ya EŞİK’teki varlıklarını sorguluyorlar ya da yol veriyorlar. Aynı konu geçtiğimiz yıl iki maddelik Anayasa değişikliği konusunda geliştirdiğimiz strateji için de geçerli. Anayasa’ya kadınların kıyafetiyle ilgili madde eklenmesi ve aile maddesinde eşcinsel evliliklerin yasaklanmasına ilişkin bir ek yapılması düzenlemesine karşı biz bu her iki teklifin de tartışmasız hayır denmesi gereken teklifler olduğunu, muhalefet partilerinin bu iki madde üzerinden bir müzakere sürecine hiç girmemesi gerektiğini, siyasi parti ziyaretlerine hayır denmesi gerektiğini, Anayasa komisyonu bu konuyu tartışacaksa komisyona katılmamaları gerektiğini, mecliste oylama yapılacak olursa oylamaya katılmamaları gerektiğini başından itibaren net bir şekilde koyduk. Görüş birliğiyle oluşturduğumuz bir stratejiydi bu. O dönem içinde ve sonrasında da sınandığı için biz bu stratejiyi etki ajanlığı yasası için de uyguladık. Şu anda yine anayasa tartışmaları var ve biz aynı çizgideyiz. Klasik bir AKP yasa yapma yöntemi olarak gizlice kamuoyuna sızdırılan Medeni Yasa ve Türk Ceza Kanunu’nda değişiklik yapmayı öngören taslak konusunda da aynı stratejiyi devam ettirmeyi tartışıyoruz şu anda.
Irmak Akman: Yeni yayınladığınız almanakta gördüğüm kadarıyla sürekli üretim halindesiniz. Bilgi notları, basın açıklamaları, görüşmeler, paneller, sosyal medya paylaşımları… Hiç fon almadığınızı, tamamen yatay bir örgütlenme yapınız olduğunu söylüyorsunuz. Nasıl bir çalışma sisteminiz var?
Hülya Gülbahar : Biz Türkiye kadın hareketinde platformlar şeklinde yürüttüğümüz ortak politik kampanyaların hiçbirisinde fon almadık. Bunların devamı olan EŞİK’te de hiçbir yerden fon almadık. Tabii ki platform bileşeni örgütler kendi çalışmaları için kendi mali politikalarını kendileri saptarlar. EŞİK bunlara zaten karışmıyor. Önceki platformlarda da hiç kimse karışmadı. Ama yaptığımız işi ve söylediğimiz sözü tamamen gönüllü emekle yapmak kesin bir ilke. Acı tecrübelerle konulan kurallar çok net ve çok keskin olmak zorunda. Daha önceki platformlarda da bu ilkeye aykırı davranan arkadaşlarla yollarımızı ayıracağımızı zaten baştan deklare etmiştik. EŞİK de buna maksimum dikkatle devam ediyor. Bizim hayatımızı çok zorlaştırıyor bu, ama taviz verilmemesi gereken bir ilke olduğunu düşünüyoruz.
Irmak Akman: Gönüllü çalışan insanlara nasıl iş yaptırıyorsunuz? Genelde gönüllü çalışma öncelik sıralamasında aile ve işten sonra geliyor. Nasıl bu üretimin devamlılığını sağlıyorsunuz?
Hülya Gülbahar :Genel olarak gönüllü çalışma konusunda yanlış algılar var. Bunlardan bir tanesi gönüllü çalışmanın keyfi bir çalışma olduğu. Canı istediği zaman, canı istediği kadar, canının istediği şekilde yapabileceği işler olduğu düşünülüyor gönüllü işlerin. Ama biz platformlarda çalışan kadınlar olarak bunun tam tersi olduğunu düşünüyoruz. Yani bazen bazı konularda profesyonel işlerimize gösterdiğimiz özenin katbekatını ortak işe ayırdığımız ve hatta katbekat enerjiyi sarf ettiğimiz oluyor. Gönüllülük konusu hayatının merkezine kendinle ilgili neyi koyduğun sorusuyla çok yakından ilgili. Eğer hayallerin, ideallerin için yaşamayı, kendini ve hayatı o yönde değiştirmeyi öncelikli hedef olarak önüne koyduysan, gönüllü çalışma içinde yapacağın şey her şeyin önüne geçebiliyor. Belki aile hariç diyebiliriz ama bazen ailelerimizi ihmal ettiğimiz de oluyor. Çünkü kendini kendin olarak var etmenin en önemli yolu o politik mücadele içerisinde kendi sınırlarını, çalışma arkadaşlarının sınırlarını genişletmek. Kendinin dönüşümünü, arkadaşlarının dönüşümünü ve aynı zamanda toplumun dönüşümünü sağlamak. Eğer hayattan alınacak haz, hayatın anlamı gibi soruların varsa, gönüllü çalışma tam da bu soruların cevabı olan şey. İnandığın bir konuda aşkla, tutkuyla, heyecanla çalışmak. EŞİK’teki birçok gönüllü arkadaşımız o tutkuyu hissediyor zaten. Onun için üzerine aldığı işi yapmayanlar çok nadir çıkıyor. Yapmadıysa eğer mutlaka bizim de tahmin edeceğimiz çok ciddi bir mazereti vardır. Üzerine aldığı işi yapmamak, savsaklamak, birine devretmeden bırakmak çok az karşılaştığımız bir sorun EŞİK açısından.
EŞİK’te her yeni konuda yeni çalışma grupları oluşturuyoruz. EŞİK’in kendi çalışma grupları var, sabit gruplar. 450’nin üzerinde kadının olduğu geniş bir Whatsapp grubu var. EŞİK Hukuk grubu gibi, sosyal medya hesaplarını yöneten, sosyal medya stratejilerini saptayan EŞİK Ajans gibi, EŞİK Akademi gibi sabit gruplar var EŞİK’te. Tabii ki meslek örgütleriyle, siyasi parti kadın birimleri yöneticileriyle ayrı gruplarımız var. Bunlar sabit gruplar. Bunlar dışında EŞİK’in her çalışma için ayrıca kurduğu çalışma grupları var. Soyadı hakkı çalışma grubu gibi, Anayasa çalışma grubu gibi çalışma grupları var. Konu güncel bir hale geldiğinde bu gruplar yeniden kuruluyor, dağılıyor, yeniden oluşuyor.
Bunların dışında haftalık toplantıların gündeminin, özel konuk çağıracaksak konukların ayarlanmasının, birtakım basın açıklamalarının son haline getirilip yayınlanmasının, Çarşamba toplantısında alınan kararların uygulanmasının konuşulduğu bir teknik grubumuz da var.
En son Dokuzuncu Yargı Paketi grubumuz vardı. Başarıyla çalıştı. Dokuzuncu Yargı Paketi’nde kadın aleyhine olan bütün hükümler, 6284 sayılı yasanın değiştirilmesi, evli kadına soyadı dayatmasının getirilmesi ve hatta bütün bir toplumu ilgilendiren etki ajanlığı yasası çıkartılması gibi bütün konuları başarıyla erteletmiş bulunduk. Şimdi Onuncu Yargı Paketi’ni bekliyoruz. Artık basında haberler çıkmaya başladı. Biz de Onuncu Yargı Paketi çalışma grubumuzu oluşturmak üzereyiz. Onuncu Yargı Paketi içinde büyük olasılıkla şu ana kadar erteletmeyi başardığımız kimi konular yeniden gündeme gelecek. Soyadı da gelebilir. Boşanmaların hızlanması, yoksulluk nafakasının süreye bağlanması gibi konular da gelebilir. Bekliyoruz, hazırız. Kaybetmeye de hazırız, kazanmaya da hazırız. Şimdiye kadar kazandık ama Türkiye siyasal ikliminde biz bu kazanımların geçici olabileceğini, AKP iktidarının hiçbir projesinden, hiçbir planından asla ve asla vazgeçmediğini, uygun ortamı bulduğunda ya da yarattığında bunları tekrar tekrar gündeme getireceğini biliyoruz. 2016’dan beri gayet tecrübeliyiz bu konuda. Onun için boş hayallere kapılmıyoruz. Kayıp da edebiliriz. Biz bunu biliyoruz. Bunu bilmek bizim enerjimizi düşürmüyor, umudumuzu kırmıyor. Tam tersine her bir hak için verdiğimiz mücadeleyi o hakkın hayat içinde daha fazla kök salması için, daha çok kadın ve erkek tarafından bilinmesi, uygulanması, savunulması için bir fırsat olarak kullanıyoruz. Bunu çok iyi değerlendirdiğimizi düşünüyorum EŞİK’te. Onun için sonuçta kaybedebiliriz. Sonra yeniden kazanacağız biz bütün kaybettiklerimizi.
Irmak Akman : Belli aralıklarla soyadı konusunu ya da çocuk istismarcılarına af konusunu yeniden gündeme getiriyorlar. En son nafaka ve boşanmaların hızlandırılması konusu yine gündeme geldi. Neden geri çekiliyorlar? Siz ya da toplumsal muhalefet iktidarı nasıl vazgeçirebiliyorsunuz? Sonra aynı mevziye neden yeniden saldırıyorlar?
Hülya Gülbahar : Bütün bu mücadeleler sırasında toplumsal muhalefetin İstanbul Sözleşmesi konusu ve TCK 103 çocuk istismarcılarına af konusu dışında çok yoğun bir desteğini görmediğinizi ve bunun bizi çok üzdüğünü burada söylemiş olalım. Neden bunu sürekli gündeme getiriyorlar? AKP sonuç olarak siyasal İslamcı bir politika izliyor. Bütün AKP’liler siyasal İslamcı olmayabilir. Ama parti politikalarına yön veren kadroların ezici çoğunluğu siyasal İslam ideolojisi çerçevesinde hareket eden kadrolar. Siyasal İslam’ın çeşitli tonlarının, yani ılımlı İslam’dan IŞİD ve Taliban’a uzanan yelpaze içerisindeki siyasal İslam’ın dünyaya demokrasi, insan hakları, eşit yurttaşlık, adil bir ekonomik düzen gibi konularda algı operasyonu yapmaya yönelik sloganlar dışında getirebileceği ve hatta vaat ettiği hiçbir şey olmadığını gördük. Yok. Neoliberal kapitalizmin en vahşi uygulayıcıları olarak haftada altı bazen yedi gün, günde on, bazen on dört saat asgari ücretle ya da asgari ücretin altında çalıştırılan örgütsüz bir emekçi yığın yarattı halk yerine. Doğa tahribatı siyasal İslamcılar iktidarında tarihte görülmeyen bir seviyeye ulaştı. Yolsuzluk, demokratik kurumların yıkımı, hukukun üstünlüğü ve bağımsızlığı ilkesinin yok edilmesi, bütün hukuk kurumlarının ve kadrolarının yozlaştırılması… Korkunç politikalar izlendi. Ellerinde toplumu ve kendi tabanlarını oyalayacak tek konu var. Kadınların kontrol altına alınması ve bütün bir topluma erkeğin reis olduğu kendi muhafazakar aile modellerinin dayatılması.
Aile modeli deyip geçmeyelim. Faşizan ya da aşırı muhafazakar, erkeğin reis olduğu aile modelini tek toplumsal norm olarak görenlerin ve göstermek isteyenlerin amacı aynı zamanda reisli devlet yaratmak. Bu matruşka gibi ailede, toplumda, devlette reis isteyen, hiyerarşik bir toplum modeli. Yurttaşlar arasında dini, cinsiyeti, cinsel kimliği, cinsel yönelimi, inancı ve benzeri nedenlerle ayrımcılık yaratan, eşit vatandaşlık ilkesine sonuna kadar karşı çıkan bir toplum tasavvurunun en merkezi kavramı, aile kavramı. O yüzden otoriter sağın dünyadaki yükselişinde de, Hindistan’daki Budist Modi’den, ABD’deki Hıristiyan Trump’a, Macaristan’daki Orban’dan, İtalya’daki Meloni’ye, çeşitli kıtalar, dinler ve cinsiyetlerden yükselen sağ otoriter liderlerin siyasi çalışmalarının merkezine aileyi ve kadınların kürtaj hakkı başta olmak üzere kazanılmış tüm haklarına saldırıyı koymaları rastlantı değil. Sadece siyasal İslam değil, otoriter muhafazakar sağın toplumu aile politikalarıyla oyalamak ve toplumu eşitlikçi olmayan biçimde, devleti demokratik olmayan biçimde yeniden inşa etmek için kendi muhafazakar reisli aile modellerini dayatmaları sürecini yaşıyoruz. Trump ilk Birleşik Kongre konuşmasında en önemli vurguları kadınlarla erkeklerin farklılığı üzerine, LGBT varoluşu dışlayıp kadınları ve erkekleri toplumsal cinsiyet rollerine sıkıştırmak üzerine yaptı. Keşke dünya muhalefeti de muhafazakarların kadın ve aile meselesine verdiği önemin hiç olmazsa yarısını bu konuya verebilselerdi.
Irmak Akman : Kadın ve aile meselesinin bir yandan bir oyalama fonksiyonu var. Ama diğer yandan da yapısal bir konu aslında. Bunun önemini gözden kaçırıyor belki de muhalefet.
Hülya Gülbahar : Tabii, kaçırıyor. Türkiye’de kürtaj tartışması oluyor. Sosyal demokrat ana muhalefet lideri “bu, gündem değiştirmektir,” diyor. Ama onun gündem değiştirme olmadığını biliyoruz. Biz kadınlar tek başımıza mücadele ediyoruz; yasalarda kalıyor kürtaj. Ama fiilen Türkiye’de kürtaj yapacak tek bir hastane bırakmıyorlar. Hani gündem değiştirmekti? Kadınların fiili olarak kürtaj hakkı gitti. Kağıt üzerinde durması gerçek hayatta bir anlam taşımıyor. Buna kadınlar kadar sahip çıkması gerekiyordu ana muhalefet partisinin, sosyal demokrat bir partinin. Kadınlar söz konusu olduğunda ne yazık ki her zaman iki problem var. Türkiye muhalefeti hatta sol hareketi de o iki zaaf ile malul. Kitleselleşememelerin, genişleyememelerin ana nedenlerinden bir tanesinin de bu olduğunu düşünüyorum. Kadınlar söz konusu olduğunda iki şey bunlarda yok: Bir, “zaman yok,”“şimdi sırası değil,”“bu gündem değiştirmek” gibi klişelerin arkasına sığınarak kadınların taleplerini görmezlikten gelmek. İki,“para yok” diyerek kadınlar lehine hiçbir kurumun, hiçbir somut hayatı değiştirecek politikanın üretilmesini sağlamıyorlar; buna engel oluyorlar, umursamıyorlar. Yani zaman ve para ayırmak istemiyorlar. Kendi parti içi politikaları ve yerel iktidarları dahil olmak üzere kadınlar ve ihtiyaçları söz konusu olduğunda göstermelik bir-iki vitrin işi dışında bir şey yapmıyorlar. O vitrin işlerinin çoğunu AKP’li belediyeler de yapıyor. Kadınlara pazar yerinde stand vermek. Bunun politik yanı, siyasi görüş ayrılığı yok ki artık. Bütün partiler verebilir.
Irmak Akman : Kreş konusu bir istisna olabilir mi burada?
Hülya Gülbahar : Evet, yeni yeni o da.
Irmak Akman : Acaba muhalefette kadınların sorunlarının yeterince önemsenmemesinin sebebi siyasette yeterince kadın olmaması mı?
Hülya Gülbahar : Bunlar karşılıklı birbirini etkiliyor. Yeterince kadın olmamasının nedeni kadın politikalarına sahici bir yer açılmamasıyla ilgili. DEM Parti’nin kadın üye sayısı ve kadın yönetici sayısı eş başkanlık sistemi ve eşit temsil uygulandığı için oldukça yüksek. Niye kadınlar DEM Parti’yi tercih ediyor o zaman? Yönetici kadın da bulabiliyorlar. Değil mi? Kadın yok, kadınlar bize gelmiyor diye şikayet etmiyorlar. Senin parti politikalarınla ilgili bir şey. Sen kadın sorunlarına gerçek, ciddi, samimi çözümler üretip kadınların kendi sözüyle var olabilecekleri bir parti iklimi yaratmazsan kadınlar oraya gelmezler. Sadece sana seçimlerde oy toplamak için çalışmalarını ve başka da bir şeye karışmamalarını istiyorsun.
Irmak Akman : Neden kadınlar ana gövdede siyaset yapmıyor da kadın kollarında çalışıyorlar? Kadın kolları bana kadınları ana gövdeden dışlamak gibi geliyor.
Hülya Gülbahar : Haklısınız, bir yanıyla öyle. Ama bir yanıyla Türkiye’nin toplumsal koşulları açısından belli toplumsal çevrelerle, belli çevrelerden kadınlarla iletişim kurulabilmesi için kadın kolları da olabilir partilerde. Şu anda “bütün partiler kadın kollarını tasfiye etsin, sadece parti gövdelerinde çalışsın kadınlar” söylemi bana biraz erken geliyor. Bir süre konuyu o parti ve o parti çevresinin olgunluğuna bırakmak gerekiyor. Zaman içerisinde keşke öyle bir Türkiye yaratabilsek de kadın kollarına ihtiyaç kalmasa. Ama mutlaka kadın birimleri olması gerekiyor. Gençlik birimlerinin olması gerektiği gibi, engelli birimlerinin olması gerektiği gibi. Aksi takdirde bu kesimlerin sorunları görünür olmaktan çıkartılıyor. Daha da unutuluşa terk edilmiş oluyor. Bu politikaları oluşturacak kurullar oluşturulması, bunların bütçelendirilmesi ve bunların parti organlarına oy hakkı ile katılımları gerekiyor. Gözlemci olarak değil, oy hakkı olan üyeler olarak. Kadın kolları meselesini bu yapısal dönüşümle beraber düşünmek gerekiyor. Bu yapısal dönüşümler olmadan kadın kollarını tasfiye ettiğiniz zaman kadın çalışmasını tasfiye etmiş oluyorsunuz.
Irmak Akman: EŞİK gönüllülerini siyasete katılmaya hiç teşvik ettiniz mi? Siz siyasete katılmayı hiç düşündünüz mü?
Hülya Gülbahar: Ben kendi adıma şu aşamada zaten bağımsız kadın hareketinde yer alan bir feminist olarak ciddi bir şekilde siyaset yapıyorum. Herhangi bir siyasi parti üyeliğim yok sadece. Kadın Adayları Destekleme Derneği-KA.DER’deki genel başkanlığım sırasında da, bütün kadınların siyasete katılımı ve siyaset içerisinde kendi birikimlerine uygun pozisyonlar alabilmelerini her zaman destekledim. EŞİK’te de hem genel seçimler, hem de yerel seçimler sırasında kadınların eşit temsiline yönelik kampanyalar yaptık. Eşit temsili, sadece bir sayı meselesi olarak da görmedik. Aynı zamanda adaylardan alınan ücretlerin kaldırılması ya da asgari ücretli kadın ya da erkek bir işçinin ya da öğretmen gibi bir kamu görevlisinin karşılayabileceği miktarlarda olması, kadınlardan alınmaması, alındıysa iade edilmesi gibi kadınların katılımını mümkün kılan ek politikalar da önerdik. Ama şu ana kadar EŞİK adına herhangi bir mekanizmaya talip olmadık. Şu anda EŞİK’in böyle bir politikası yok. Tek tek EŞİK gönüllüleri olabilir. Ama EŞİK adına olamaz. Şu anda olamaz. Buna hep birlikte karar vereceğimiz bir gün olursa o zamana kadar bu kuralımız geçerli.
Irmak Akman : EŞİK olarak diğer sivil toplum kuruluşlarıyla işbirlikleri, ittifaklar yapıyor musunuz? Bu kuruluşları seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?
Hülya Gülbahar : EŞİK’in kuruluşunda TCK 103 Platformu’ndan gelen çok sayıda meslek örgütünden kadınlar da kurucu oldu. Onlarla bağlantılarımızı korumaya devam ediyoruz. Emek örgütleriyle, siyasi partilerle, ayrıca konu bazında tabip odalarından, barolara kooperatiflere kadar çeşitli sendikalar, işçi ve kamu sendikalarıyla, karma örgütlerle de ortak çalışmalar yürütüyoruz. Anayasa’nın 24. ve 41. maddesinde yapılmak istenen değişikliklere karşı 700’ün üzerinde STK’nın dahil olduğu geniş bir imza kampanyası yaptık. Son derece geniş bir toplumsal yelpazeden imzalar toplandı. Tabii bu süreç aynı zamanda EŞİK’in bu kurumlarla bağlarını güçlendiren bir süreç haline geldi. Şimdi belli kampanyalarda bazı örgütlerin desteklerini de alıyoruz.
Diğer sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili bizim en önemli sıkıntımız bu kurumları temsilen gruplarımıza katılan arkadaşların çok sık değişiyor olması. Kişisel olarak rotasyon ilkesini çok önemsiyorum. Kendi mal varlığıyla oluşturduğu vakıflar dışındaki, (ortak emekle kurulan vakıflar, dernekler, platformlar gibi) yapılarda yirmi beş yıl, otuz yıl başkanlık gibi görevlerde bulunmanın demokratik olmadığını düşünüyorum. Ama kurumsallaşmamış ve doğru ilkeler üzerine oturmayan bir rotasyonun da aynı şekilde zararlı olduğunu düşünüyorum. Baroların, sendikaların, siyasi partilerin yerel teşkilatlarının ya da merkezdeki kurul üyeliklerinin her seçimde değişimi ve o güne kadar biriken bilgi ve tecrübenin aktarma mekanizmalarının olmaması bence Türkiye toplumsal hareketlerini ve Türkiye siyasetini olumsuz yönde etkileyen önemli faktörlerden birisi. Bunun zararlarını EŞİK’te de yaşıyoruz. Kurumları temsilen EŞİK’e katılan arkadaşlar bir süre sonra değiştiklerinde bu süreçleri takip edebilmek, yeni arkadaşlarla temas kurmaya, onları bu yapıya dahil etmeye çalışmak son derece zorlu ve hızlı gündem akışı içinde zaman zaman ihmal etmek zorunda kaldığımız bir nokta.
Irmak Akman: Sadece siyasi muhalefet üzerinde değil, toplumsal muhalefet ve sivil toplum kuruluşları üzerinde de büyük bir baskı var. Siz de etki ajanlığı konusundaki düzenlemeye karşı çıktınız. Bu şartlarda kendi inancınızı ve gönüllülerinizin inancını, motivasyonunu nasıl koruyorsunuz?
Hülya Gülbahar : Bunun bir örneği İstanbul Sözleşmesi’dir. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış tartışması başladığı anda, daha çıkılmadan Türkiye kadın hareketi olarak EŞİK ve EŞİK dışındaki herkesin katıldığı dev bir kampanya örgütledik. Dağa taşa İstanbul Sözleşmesi yazdık. Artvinli bir arkadaş şehirlerarası yoldan bize bir fotoğraf gönderdi. “Hız öldürür” yazan trafik tabelasının altına “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” yazmışlardı. Dağa taşa İstanbul Sözleşmesi yazdık dememiz boşuna değil, gerçekten yazdık. Bütün ana akım medya kadınlara kapalı olduğu halde bir araştırma şirketinin yaptığı araştırma sonucuna göre İstanbul Sözleşmesi’nin bilinirliği konusunda bir ayda yüzde 7 fark yarattık. Bir ayda yüzde 7 fark yaratmak, medyanın yeterince kullanılamadığı koşullarda çok önemli bir fark yaratmak anlamına geliyor.
Bugün EŞİK’in yaklaşık beş yıldır yaptıklarını anlatan bir almanak yayınlandı. O almanakta çok eksik var. Ağustos ayına kadar o eksikleri tamamlayacağız. Farklı grupların, ekiplerin yaptığı işlerin hepsini yansıtamadık almanağa. Almanakta “mücadele hayatta tutar, dayanışma yaşatır” sloganını kullandık. Bu slogan bizim için çok önemliydi. EŞİK’in ilk buluşmaları Covid karantina döneminde oldu. İnsanların hayatta kalmaya çalıştığı, ailesinden, dostlarından izole edildiği bir ortamda telefon ya da bilgisayar ekranlarından biz birbirimizle buluşmayı hiç ihmal etmedik. Almanağın başında söylediğimiz gibi bizi hayatta tutan, diri tutan bu dayanışma oldu. Hem örgütlenmemizi tamamladık, hem mücadelemizi sürdürdük, hem de birbirimizle dayanışarak birbirimizi hayatta tuttuk. Ben karantina sürecinin sonrasında insanlarda ölümle yüzleşme ve sevdiklerini kaybetme, hayat bağlarının bazılarının kopması gibi nedenlerle daha kendine dönük yaşama, biraz bencilleşme gibi genel eğilimler görüyorum. EŞİK’te biz sürekli birlikte çalışarak bu tür zaaflardan çok az etkilendik. “Mücadele hayatta tutar, dayanışma yaşatır” sloganı EŞİK’i çok iyi anlatan sloganlardan bir tanesi. Tarihimizin içinden kendimiz süzerek bunu tecrübe etmiş olduk.
EŞİK olarak siyasi çevrelerden gelen çeşitli baskılarla karşılaştık. Karşılaşmaya devam ediyoruz. Ne yazık ki Türkiye’de Hüdapar, Yeniden Refah Partisi, Saadet Partisi gibi partilerin tabanında yıllardır her gün biraz daha kemikleşen kadın ve LGBT hakları karşıtı militan bir topluluk oluştu. Şimdilik az da olsa bu topluluktan birilerinin sosyal medyadan saldırılarına maruz kalıyoruz. Belli politik kampanyalarımız bazı çevrelerin saldırılarıyla da karşılaşıyor. Afganistan’da Taliban’ın ikinci iktidarı sırasında yürüttüğü kadın hakları karşıtı politikaları nedeniyle Türkiye ve tüm dünyada“Taliban’ı tanımıyoruz. Taliban’ı tanıyanı da tanımıyoruz” kampanyası başlattık. Bu kampanyaya karşı Doğu Perinçek’in, televizyon kanalları ile gazetelerin ve toplantılarımızı basan, sabote etmeye çalışan parti üyelerinin günlerce süren toplu saldırısına maruz kaldık. Ama bu saldırılar bizi hiçbir zaman yıldırmadı. Fiziksel şiddete ve antidemokratik tutumlara varmadığı sürece cevap yetiştirmeye çalışmıyoruz. Yolumuzda yürümeye devam ediyoruz.
Irmak Akman: Kadın hareketi tüm sivil toplum hareketleri arasında direnci ve kazanımlarıyla öne çıkıyor. Sizce kadın hareketini farklı kılan nedir?
Hülya Gülbahar: Bu topraklarda ve dünyanın birçok coğrafyasında kadınlar kendilerine yapılan saldırılara karşı her zaman direndiler. Ana tanrıçaların yok edilip erkek tanrıların yerine geçirildiği süreçlerde kadınların direniş hikayelerine biz henüz tam olarak ulaşamadık. Ama Anadolu’nun her yerinde, dünyanın birçok yerinde Amazonlar gibi silahlı kadın gruplarının yaşamış olması bize bu mücadelenin ipuçlarını veriyor. Avcı olan ya da savaşan cinsin erkek olduğuna dair miti de yıkıyor aynı zamanda. Foucault’nun dediği gibi, baskının olduğu her yerde direniş var. Bütün dünyada kadınlar direndiler, Türkiye’de de kadınlar bu direnişlerini sürdürdüler.
Osmanlı kadınlarının erkeğin tek taraflı “Boş ol!” beyanı yerine kadı önünde, bir resmi otorite önünde boşanma hakkı için verdiği mücadele gibi. Hala hızlı boşanma adı altında “Boş ol!” sistemine geçirilmeye çalışıldığımız bir süreçte yaşarken o mücadelenin sürekliliğini görmek çok önemli. Süreklilik burada kilit kavramlardan birisi. Kadınların kuşaklar boyunca birbirine devrettiği bilgiyi sürdürmeye çalışıyoruz. Kadınların tıp bilgisinin çalınarak tıp alanından uzaklaştırılmaya, doktorluk yapmalarının yasaklanmaya çalıştığı bir ortamda, İngiliz bir kadının erkek kılığında İngiliz ordusunda ölünceye kadar doktorluk yapmasını ve bu gerçeğin kadın öldükten sonra ortaya çıkması gerçeğini hatırlayalım. Onun için süreklilik ve o kadim bilgiyi sahiplenme konusu çok önemli. Köklerini görmek kadınları çok güçlendiriyor. Örneğin Avrupa’da ve Amerika’da kadınların cadı diye yakılmasının kadınların bilgisine ve birikimlerine el koyma operasyonu olduğunu, sadece kadın diye ya da dini argümanlarla yakma eylemi değil, mal varlıklarına ve bilgilerine el koyup, şifacılık ve doktorluk gibi meslekleri yapmalarının yasaklanması olduğunu biliyoruz. O bilginin sürekliliği ve taşıyıcılığı, kadınları genel olarak güçlendiren bir şey.
Burada değinilmesi gereken çok konu var. Ama ben Türkiye açısından özellikle 1980 askeri darbesinden sonra kadınların ilk kez feminizm kavramını açıkça kullanarak ve feminizm kelimesi etrafında örgütlenerek siyaset sahnesine çıkmasının da önemli olduğunu düşünüyorum. EŞİK tüm siyasi görüşlerden kadınları kapsıyor. Özellikle muhalefet kesimlerinden. Genel seçimlerden önce Türkiye’de üç ayrı politik ittifak vardı. Millet
İttifakı, Emek ve Demokrasi İttifakı ve Sosyalist Güç Birliği. EŞİK üçünün birleşiminden daha geniş bir politik çevreye sesleniyordu. Bu kadar geniş yelpazede bileşeni bir arada tutmanın tek bir sihirli formülü olabilir: Bağımsızlık. Kendi fikirlerini ve kendi politikalarını bağımsız bir biçimde oluşturmak ve uygulamak kararlılığı. Türkiye kadın hareketinin özellikle platformlar şeklindeki mücadelesi bu bağımsızlık ilkesine çok büyük özen gösterdi. Belli partiler ya da hareketler tarafından domine edildiği anda feminist hareket kendi özgür ruhundan kaybedebilir.
Irmak Akman: EŞİK’te gönüllü olarak çalışmak isteyenler ne yapmalı?
Hülya Gülbahar: EŞİK asıl olarak kadın örgütlerinin temsilcilerinin yer aldığı bir yapı. Bu örgütlerden katılımlar olabilir. Kampanya için çalışan hukukçular, akademisyenler gibi kesimler için öyle örgüt temsilciliği gibi bir zorunluluk yok. Bu anlamda tek tek katılan kadınlar da oldu. EŞİK gönüllüsü olmak için EŞİK sosyal medya hesaplarını takip etmek, EŞİK çalışma gruplarında yer almak, EŞİK mail grubuna katılmak ve oradan hem toplantıları hem kampanyaları takip etmek mümkün. Çok sayıda EŞİK gönüllüsü var. Onlar aracılığıyla ya da sosyal medyadan EŞİK’e ulaşmak mümkün. Bazı yerellerde de EŞİK WhatsApp grupları var. Onlara katılmak da mümkün.
Irmak Akman: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Hülya Gülbahar : EŞİK’te bize enerji veren, güç veren, bizi umutlu ve bütün bu karamsar ortamda zaman zaman neşeli kılan şeylerden biri, bir sloganımız. “Hayatlarımızdan, haklarımızdan ve hayallerimizden vazgeçmiyoruz.” Bu hayallerden vazgeçmemek konusuna henüz çok zaman ayıramıyoruz. Ama sürekli birbirimize hatırlatıyoruz. Hayallerimizden vazgeçmeyeceğiz. Günümüz koşulları bizi evlenen bir kadının koca soyadını kullanması gibi çağ dışı, akıl dışı bir zorunluluğa karşı mücadele etmek zorunda bırakıyor. Sürekli aynı şeyleri tartışmak ve aynı konuya karşı Sisifos’un taşını taşır gibi tekrar tekrar mücadele etmek çok yorucu bir şey. Tüketici bir şey. Hayallerimizden güç almaya çalışıyoruz. Çocuğa kendi soyadını vermek, kadınların evlenme ya da boşanma halinde nüfus kütüklerinin değişmemesini sağlamak gibi konular her zaman önümüzde duruyor. Her zaman kendimizin ve toplumun gündeminde tutmaya çalışıyoruz.
Ama bunun yanında mor, yeşil, kamucu ekonomi tartışıyoruz. Mor ekonominin nasıl tasarlanabileceğini, ekolojik bir kent tasarımından şehirler arası ulaşım politikalarının oluşturulmasına kadar ütopyalarımızın bizi nereye götürebileceğini konuşmaya çalışıyoruz. Neoliberalizmin ağır saldırısı altında olan kamuculuğun ve planlı ekonominin yeniden canlandırılması için neler yapmak gerektiğini düşünüyoruz. Şahane formüller bulmuş değiliz. Ama afet sırasında kara ulaşımı kullanılamaz hale geldiğinde deniz ulaşımının nasıl hızlı devreye sokulabileceğini tartışacak kadar sınırlarımızı zorlamaya ve toplumdaki sınırları zorlamaya çalışıyoruz. Birbirimize sık sık yüz yıl önceki feminist kadınların nasıl ütopyalar kurduğunu anlatıyoruz. Geçen gün 68 devriminin “gerçekçi ol imkansızı iste” sloganı ile aynı dönemde kadınların attığı “hayal komiteleri kuralım” sloganını hatırladık. Hayallerimizden vazgeçmemeyi en karanlık koşullarda bile birbirimize hatırlatmak bizi daha enerjik ve daha tutkulu kılıyor. Herkese tavsiye ederiz.




